Gaziantep

Hafta sonumu Gaziantepde geçirme fırsatım oldu.Öncelikle bu fırsatı bana sağlayan Gençlik ve Spor Bakanlığına teşekkür ederek yazıma giriş yapmak istiyorum.GSB 14-26 yaş arasındaki gençleri birbirleriyle tanışmaları farklı yerleri tanıyıp görebilmeleri için tamamen ücretsiz Seyyah-Ulu Çınarınİzinde projesini başlattı.Ben geçen yıldan bu yana takip ediyorum ve sanırım her yıl düzenleniyor.Katılmanızı tavsiye ederim.Gidip gezip görüp gelin.Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz:http://www.seyyah.gsb.gov.tr/
 
Neyse efendim gelelim Gaziantepe. Gaziantep, halk arasındaki eski adıyla Antep, Türkiye‘nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Akdeniz Bölgesi arasında bulunan aynı adlı ilin merkez şehridir. Güneydoğuda şehir olarak en fazla nüfusu barındırır. Nüfus Bakımından Türkiye’nin 6.Büyük Kentidir.Sanayi ve gelişmişlik bakımındandan birincidir. Gaziantep, ŞehitkamilŞahinbey olmak üzere(Bu isimler Antep savunmasında görev alan 2 büyük kişinin isminden geliyor.)iki metropol ilçeye ayrılmıştır. Ayrıca Gaziantep, Türkiye’nin hâla yaşanılan en eski kenti olup, Dünya’nın da hâlâ yaşanılan en eski kentlerinden biridir.Bunların yanında Gaziantep, Türkiye sanayisi ve ticaretinde de çok önemli bir yer tutar. Bunun sebepleri arasında Gaziantep’in Anadolu ile Orta Doğu arasında bir konumda bulunması ve liman kentlerine yakınlığı sayılabilir. Gaziantep’in simgeleri arasında Gaziantep Kalesibaklava , antepfıstığı , Zeugma ve bakırcılık sayılabilir.Gaziantep demişken Antep savunmasından bahsetmemek olmaz.
Antep Savunması: I. Dünya Savaşı‘ndan sonra Mondros Antlaşması‘yla Osmanlı devleti parçalanır. 17 Aralık 1918 yılında Antep, Birleşik Krallık‘a bırakılır. Antep, 5 Kasım1919‘da Fransa‘ya bırakılır.Ermeni Lejyonu da bu savaşta görev almıştır.Antep halkı, 1920 yılında, Fransız birliklerinin Antep’e yerleşmesi üzerine direnişe başlar. 1920 yılının Ocak ayında Karayılan komutasındaki çeteler, Fransızların bir süvari birliğini pusuya düşürür. Şahin Bey, 200 kişilik milis gücüyle 1920 yılının Mart ayına kadar Antep’teki Fransız askerlerine karşı savaşır. Antep halkı, 9 Şubat 1921‘de teslim olur. Savaş tam 10 ay surer.25 Aralık 1921‘de Ankara Anlaşması gereğince Fransız birlikleri şehri boşaltır.”
 
Vikipedi sağolsun bu bilgileri sunuyor.Gelelim benim sunacağım bilgilere:
 
Sivasın doğusuna uzun süredir görmek istediğim Gaziantepe giderek ilk defa geçtim.Gaziantep 1.5 milyon nüfusuyla ekonomisiyle çok gelişmiş bir şehir.Şehre girişimde ilk gözüme çarpan şehrin sanayisinin büyüklüğüydü.İlerledikçe her büyük şehrin kaçınılmazı olan nüfus tramvaylardaki sıkışıklıkla, trafikteki yoğunlukla gözüme çarptı.Yolculuk Sivas-Antep arası çok uzun ve yorucu.Yaklaşık olarak 6 saatlik bir yolculuk ama ne yolculuk.(Malesef otobüsümüzün kliması yoktu)Yol yapım çalışmaları devam ediyor ilerleyen yıllarda yolculuk süresinin kısalacağını ve iyileşeceğini düşünüyorum.İlk gün yolculuğun verdiği yorgunlukla uyumaya çalıştık.Çalıştık diyorum çünkü Antepin o kadar sıcak bir havası varki.Gündüzleri 40-45 dereceye varan sıcaklığın etkisi neredeyse sabah gün doğumuna kadar sizi bırakmıyor.Her şehrin bence kendine özgü gezilmesi gereken mevsimleri var.Yazın ortasında Gaziantepi gezmek hakikaten hiçde iyi bir fikir değil.
 
Sabahın erken saatleriyle gezimiz başladı.Gezdikçe hayalimde yer alan Gaziantepi ne yazıkki bulamadım.Şehirlerin kentlere dönüşmesinin bir sonucu olarak yorumluyorum bunu.Artan sanayileşme, artan nüfus bir şehrin kültürünüde o oranda yozlaştırıyor bir yöne yok ediyor malesef.
 
Alışveriş yaptığımız birkaç yerde esnafla konuşma fırsatımız oldu.Suriyeli mültecilerden şikayetçiydiler.Şehri büyük ölçüde değiştirdiklerinden bahsettiler.Nedendir bilinmez o kadar konuşma fırsatımız olmadı malesef.
 
 Türkiyede gözlemdediğim büyükşehir anlayışın:
 
-Şehrin ortasından metro geçmesi olmazsa olmaz.
-En az 10 katlı olmak üzere hiç bir estetik kaygı barındırmayan beton yığınlarının artması.(Artan nüfusa parallel olarak.)
-Tek amacı kapitalizmi beslemek olan büyük alışveriş merkezlerinin inşa edilmesi.
-Özel Üniversite yatırımlarının artması.(Bununda kapitalizme hizmet edecek duruma gelmesinden korkmuyor değilim.)
-Sürekli koşuşturan kendine vakit ayırmayan insan sayısının artması.
-Yolda tanıdık birini görme ihtimalinin azalması.
-Trafikte geçirilen zamanın artması.
-Yürüyen merdiven sayısının artması.
-Belediyelerin birbirleriyle yarışa girmesi.
 
Bunlardan ibaret olduğunu gördükçe Sivasında büyükşehir olmasından korkuyorum.
 
Gaziantepde gezilip görülmesi gereken mekanlar:
 
TahmisKahvecisi:Tahmis kahvenin dövüldüğü yer anlamına geliyormuş.Tekkeye gelir getirmesi amacıyla 1635-38 yılları arasında yaptırılmış.Bir rivayete gore 4.Murat Bağdat seferi sırasında burada dinlenmiş ve dibek kahvesi içmiştir.Ben menengiç kahvesi içtim hakikaten güzeldi bir gün yolunuz düşerse bir kahve içmeden gitmeyin derim.Otantik ortam gerçekten şahane.
 
Oyuncak Müzesi:Beni en çok etkileyen mekanlardan biriside oyuncak müzesi oldu.Bu konu hakkında daha sonra bir yazı yazmayı düşünüyorum.Oyuncak Müzesi’nde 1700-1970 tarihleri arasında yapılmış el yapımı 591 oyuncak yer alıyor. Bebek Evleri, Çizgi Film Kahramanları ve daha birçok oyuncağı bünyesinde bulunduran müze, tarihi Bey Mahallesi’nde 3 katlı bir binada haftanın 7 günü saat 08.30 ile 17.30 arasında ziyaret edebilirsiniz.Sanırım bu müzenin ilki İstanbulda açılmıştı.İstanbulda ki ve Antepteki oyuncak müzeleri Yazar-Şair Sunay Akının katkılarıyla açılmış.Gidip görmenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
 
BakırcılarÇarşısı:Çekiç seslerini, el emeği göz nuru eserleri görmeden ayrılmamalısınız.
 
 
ZeugmaMozaik Müzesi:9 Eylül 2011 tarihinde Gaziantep‘te açılan ve 1700 metrekarelik mozaik ile Dünya’nın en büyük mozaik müzesi olma özelliğini taşıyan müze.Ayrıca dünyaca ünlü çingene kızıda burada sergileniyor.Müzedeki mozaikleri görüp bugünü düşündükçe biz geleceğe beton yığınlarından başka ne bırakacağız demeden edemiyorum.Müzenin ismi Zeugma antik kentinden geliyor.Çingene kızı müzenin simgelerinden.(Çingene kızı’nın ismi Zeugma değil benim gibi karıştırmayın 🙂 )
 
Turkcell Gezegenevive Bilim Merkezi:Turkcell sosyal sorumluluk yatırımları dahilinde çok güzel bir işe imza atmış.Bir nevi olsun ağırlıklı olarak fizik konusunda merakınızı dindiriyor.Ayrıca kısa bir evren turu sinevizyonuda izleyebilirsiniz.Lisede anlatılan fizik konularının formüllerinin ispatlarını çok güzel bir şekilde sunmuşlar.Bence her şehre, her okula lazım.(Haftada 2 saatlik beden eğitimi dersleri verilen spor salonlarının yerini alması bence daha mantıklı.)

 

BeyMahallesi:Atatürkün nüfusunun bulunduğu mahalledir.Gazi M.Kemal Atatürk Gaziantepliler için şu sözleri sarfetmiştir:
“BEN GAZİANTEPLİLERİ GÖZLERİNDEN NASIL ÖPMEM Kİ;
ONLAR YALNIZ GAZİANTEP’İ DEĞİL TÜRKİYE’Yİ DE KURTARDILAR.”
 
Aziz BedrosKilisesi:Görmenize şu haliyle pek gerek yok.Şu anda Ömer Ersoy kültür merkezi olarak kullanılıyor.Zamanında Lise, spor salonu olarak kullanılmış.Kendime soramadan edemedim dini mabetlere saygımız bundan mı ibaret?Kiliseye girdiğimizde birlikte gezdiğimiz grup olur olmadık espiriler yaptı.Bence bir dinin sembolüne bir dinin mabedine daha saygılı olunması gerekiyor hangi dinden hangi görüşten olursa olsun.
-Gaziantep Hayvanat Bahçesi:100 dönümlük alana kurulmuş Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun alan olarak birinci, Dünya’nın üçüncü, Avrupa’nın ikinci en büyük hayvanat bahçesi.Gaziantep Hayvanat Bahçesi, 90 türden 3.720 hayvan barındıran bir kuş kafesi, 74 türden 2950 hayvana ev sahipliği yapan bir akvaryumu, 10 türden 64 hayvanı barındıran bir maymun evi, timsah ve yılanlardan oluşan bir sürüngen evi ve diğer hayvanlar için ayrılmış özel bölümleri bünyesinde barındırır.Ben böyle bir hayvanat bahçesinin Türkiyede olduğunu ilk defa öğrendim ve çok sevindim.Sizcede görülmeye değer değil mi?

 

Baklavave antep fıstığı:Yorum yapmama gerek yok sanırım.Ama baklava çok pahalı ya hu.Ne olursa olsun tatmadan dönmeyin.
 
Ve daha birçok gezipte değinmediğim gezmeye fırsatımın olmadığı mekanlar var…
 
2 Hafta içerisinde hem İstanbulu hem Antepi görme fırsatım oldu.Türkiyenin kültür beşiği olduğunu uygarlıkların kesişme noktası olduğunu ve en önemlisi cennet vatan olduğunu çok ama çok iyi anladım.
 
Yazıma Antepte çektiğim bir foroğrafla son vermek istiyorum:
 
“Antep kültürünü, sıcaklığını, yenilerin deyimiyle eskileri fazlasıyla yansıtmıyor mu?”
 
 Emre Dağdeviren
 13 Temmuz 2013
 
 
 
 
 

Okumaya devam et

Reklamlar

The Painted Veil – Duvak


Duvak (İngilizce: The Painted Veil), 2006 yapımı, 1925’te W. Somerset Maugham‘in çıkardığı aynı isimli romandan uyarlanmış Amerikan dram filmi. Naomi Watts, Edward Norton ve Liev Schreiber‘in başrollerini paylaştığı filmin yönetmenliğini John Curran üstlenmiştir. ABD’de 20 Aralık 2006’da vizyona giren film, Çin‘de 29 Aralık 2006’da sinemaseverlerle buluşmuştur. Alexandre Desplat‘ın müziklerini yaptığı film, 64. Altın Küre Ödülleri‘ni “en iyi film müziği” dalında kazanmıştır.(vikipedia)

Hiçbirşey kolay kazanılmaz ama kolay kaybedilebilir.
İlk görüşte gerçekten aşka inanır mısınız?
İnsanları gerçekten tanıyabilir misiniz?
İnsanları gerçekten tanımadan sevebilir misiniz?
Sahi aşk nedir?
Aşk-İhanet=?

Kader bizi nerelere sürükler bizi nelerle karşılaştırır?
Yaptığımız hataların her zaman bir dönüşü var mıdır?


Farklı türde bir aşk filmi duvak.İnsana huzur veren etkileyiçi Çin doğasıyla birlikte ve tabiki müzikleriyle izlenmeye değer bir film.Ayrıca mesleği uğruna ölen bir insan.Bir doktor.

Filmin anlamsız gibi görünen adı da, çiftin birbirlerini geç te olsa tanımalarına atfen sanki yüzlerinde peçe, duvak varmış gibi olmasından geliyormuş sanırım.(Başkalarının yalancısıyım J)

Emre Dağdeviren 31.01.2013

A good day to die – Zor Ölüm 5: Ölmek İçin Güzel Bir Gün


Klasik senaryo klasik amerikan aksiyon filmi.Biliyorum çok iddalı bir giriş yaptım ama aklıma ilk gelende bu cümleydi.Aksiyon türünde olan film’in yönetmenliğini John Moore yapıyor.Film yaklaşık 1 saat 40 dakika kadar sürüyor.İzlerken aksiyona maceraya doyacağıınız ve keyif alacağınız, insanı yormayan-düşünmeye yöneltmeyen-bir film.Bu tarzda amerikan filmlerini izlerken sürekli aklıma gelen Ahmet Şerif İzgören’in şu konuşması:


                  

“Bence bu konuşma herşeyi biraz olsun özetliyor.”

Bruce Willis ilerleyen yaşına ragmen (58 yaşında) aksiyon filmlerinin unutulmaz yıldızı olmaya devam ediyor.Bağzı sayfalarda rastladığım yorumlara “Adam gelmiş 60’ına bizimkiler 30’unda aksiyon filmi çekemiyorlar ne iş?” insan hak vermeden edemiyor doğrusu.Bunun sebebi bir yöne oyuncuların sinemaya bakış açısıyla alakalı olduğu kanaatindeyim.Bir işin önüne para geçtiğinde nitelikte o ölçüde azalıyor.Bu yorumda bence biraz bununla alakalı.

Sinema alanında baya yeni olduğumdan bir sinemacı kafasıyla filmi eleştiremiyorum tabi o kadar birikimim henüz yok.Film hakkında söyleyeceklerim bu kadar.Sağlıcakla kalın..:)

Into The Wild


“Ücra ormanlarda bir haz vardır;
Issız kıyılarda mest olurum;
Kimsenin rahatsız etmediği
Bir çevre vardır,
Derin denizlerde
Ve uğultusunda bir şarkı vardır:
insanı daha az sevmem ama
Doğayı ondan çok severim…”
               
İnsanı mutlu eden nedir?Gittikçe büyüyen şehirler mi şehir isminin kent ismine dönüşmesi mi?Ya da teknoloji mi?Ya da bunların en başında ki şey para mı?Belkide önümüzde duran büyük hedefler büyük kariyerlerdir bizi mutlu eden ne dersiniz?Belki de zor bir sınavın ardından gelen yüksek bir nottur.Christopher için mutluluk bunların hiçbiri değildi.O bunların dışında tutuculukların maskelerin paranın olmadığı doğa yaşamını kapitalist olmayan doğayı tercih etti.Herşeyden ve herkesten uzak bir yaşamı.Paranın zamanın sorumlulukların olmadığı bir yaşamı.Ölmeden önce yazdığı mektupta: “TANRIYA ŞÜKÜRLER OLSUN Kİ MUTLU BİR HAYAT YAŞADIM.ELVEDA VE TANRI SİZİ KORUSUN”.Yazıyordu.

Yaşadığımız ana baktıkça ne kadar teknoloji bağımlısı olduğumuz , ne kadar büyük şehirlerde(kent) yaşayıp bir o kadar yalnız olduğumuz , hiçbir anlam ifade etmeyen betonların arasında sıkışıp kaldığımız , markaların , zamanın tutsağı olduğumuz midemi bulandırıyor.Bu filmden sonra açık ve net olarak hissettiğim şey buydu.
             
Her insanda vardır maceraperestlik bazılarında az bazılarındaysa fazla.Tek başına maceraperest olmak yetmez yanında özgüvenle anlamlıdır maceraperestlik.Christopher fazlasıyla özgüveni olan ve maceraperest biriydi filmden sonraki kanımca.Yanında sadece 5 kilo pirinç, patates tohumlari ve avlanmak için taşıdığı ufak kalibre tüfeğinin olması bunun apaçık kanıtıydı. Aslında bakarsanız maceraperest olmayı istemek , özgüvene sahip olmakta yetmiyor.Christopher sadece maceraperestlik uğruna alaskaya gitmeyi istemiyordu.Bir şeylerden kaçmak bir şeylerden uzaklaşmak gerçek özgürlüğü ve mutluluğu bulmak istiyordu.Çünkü o kalıplara girmek , maskelere bürünmek , tutsak olmak istemiyordu.Gittikçe kent adını alan şehirlerden , insanlardan , zamanın , paranın tutsaklığından kaçmak istiyordu.Artık onu paranın satın alabildiği şeyler , maskeleriyle dolaşan insanlar mutlu etmiyordu.Artık vakti gelmişti üniversiteden başarıyla mezun olup ailesinin isteğini yerine getirmişti.Biriktirdiği 24000 doları’da hayır kurumlarına bağışlayarak sonunu bilmediği bir yolculuğa çıktı.McCandless, Nisan’da Alaska’nın vahşi ortamına daldığında ortam hala karlar ile kaplı, nehirler dağdaki buzullar daha erimedigi için alçak seviyedeydiler. Bir iki hafta sonra, vahşi tabiatın ortasında terk edilmiş, Fairbanks belediyesine ait çok eski bir belediye otobüsü gördü ve burayı hemen evi olarak benimsedi. McCandless burada neredeyse 6 ay kaldı.Bu dönemde en önemli besin kaynakları pirinç, yakaladığı sincaplar ve etraftaki bitkilerden topladığı yemişlerdi. Bu dönemde sadece bir tane geyik avlamayı becerebildi ve onun da etlerini iyi muhafaza edemediği için fazla faydalanamadı.Alaska da 4 ay geçtikten ve yeterince kilo kaybettikten sonra McCandless bu macerasını noktalamaya karar verdi ve dönüş yolculuğuna başladı.Fakat dönüşte kendisini tatsız bir sürpriz beklemekteydi.Daha önce geçtiği nehir, buzullar eridikten sonra oldukça derinleşmiş ve buz gibi suyu da oldukça hızlı bir şekilde akıyordu.Kendisinin bu nehri yüzerek geçme şansı yoktu.Yanına harita bile almayan McCandless, çaresizce nehirdeki suların biraz daha çekilmesini beklemek için bir ay daha geçirmek üzere kaldığı otobüse döndü. Bu durumu çok da problem olarak görmedi, ne de olsa kendisi bu ortamda 4 ay geçirmeyi başarmıştı. Fakat bu dönemde McCandless ciddi bir hata yaptı, açlığın da getirdiği çaresizlikle yanında getirdiği patates tohumlarını yemeye başlar ve bu tohumların zehirli açlık etkisi ortaya çıkınca zehirlenerek öldü.Cesedi, ölümünden 18 gün sonra kaldığı otobüsün yanından geçen iki avcı tarafından bulundu.Cesedi vasiyeti üzerine yakılarak külleri kızkardeşi tarafından bir uçaktan alaskanın dört bir yanına savruldu.

Etkileyici değil mi?

KeşkeAlexander Supertramp kadar cesur olabilsem kentlerin markaların teknolojinin zamanın paranın tutsaklığından kurtulabilsem…

Sanırım filmin etkisi birkaç hafta kadar daha üstümden gitmeyecek.

Var mı Alexander Supertramp kadar tutsaklıktan tutuculuklardan sıyrılmaya gerçek özgürlüğü ve mutluluğu bulmaya cesareti olan???
Filmin müzikleri de film kadar hoşuma gitti.Filmin müziği Eddie Vedder’ın solo şarkılarından oluşuyor.

Ayrıca birkaç siteden derlediğim bilgiler:

– Kendisini canli olarak gören son kisi jim gallien olmustur. into the wild’ta da jim gallien kendisini oynuyor. (filmin basinda alexander’i kamyonetle gidecegi yere birakan ve ona botlarini veren adam) bunca yil sonra ayni sahneyi bu kez film icin canlandiriyor olmak kendisi icin oldukca garip olsa gerek. 

-ntv de yayınlanan iconoclasts programında, jon krakauer alaska’lıların mccandless den ahmak olarak bahsettiğini belirtmiştir. programda nehri geçmeye çalışıp geçemediği yerin 400 metre ilerisinde daha uygun bir yer olduğunu, 800 metre ilerisinde ise nehrin iyice yayılıp daha sığ bir hal aldığını, mccandless’in bunu araştırmamasının sonunu hazırladığını söylemiştir. 

Ölmeden önce sihirli otobüsün yakınında bir ağaç üzerine şu yazıyı kazımış:

“Jack london kraldır.” 

Christopher McCandless’in ölmeden önceki son fotoğraflarına ayrıntılı biyografisine ulaşmak için:
Film hakkında detaylı bilgi için:
(İlk yazıyazma deneyimlerimden birisi.Biraz alıntılarla dolu oldu ama.Bu seferlik idare edin.Bir dahakine yorumları fikirleri okumadan etkilenmeden ilk ben yorum ve fikirlerimi yazıcam.Sevgi ve muhabbetle kalın…)

Mutluluk sadece paylaşıldığı zaman gerçektir.”
Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaska’dan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz..”

Emre Dağdeviren Fake Supertramp
30.12.2012 Pazar 03.38

Green Zone


2010 ABD yapımı Green Zone filminin konusu Çavuş Roy Miller ve ekibi, Irak çölünde depolandığından kuşkulanılan kitle imha silâhlarını bulmak üzere görevlendirilir ve ölümcül kimyevi maddelerin peşine düşerler. Ancak bunun yerine, görevlerinin amacını taban tabana değiştirecek bir örtbas olayı ile karşılaşırlar. Farklı amaçları olan ajanlarca çevrilmiş olan Miller, bölgede savaşı tırmandıracak yanıtlara ulaşmak zorundadır.

Filmde Mat Damon-Roy Miller oyunculuğunu konuşturmuştu. Brendan GleesonMartin Brown un oyunculuğu rolüne tam oturmuştu o ne ciddiyetti öyle J

Film savaş filmi olmasına ragmen daha çok strateji üstüne kuruluydu bence.Film ABD’nin kendini eleştirmesi yönünden benim için oldukça önemliydi.Bazı sitelerde okuduklarımı aktaracak olursam :
Her ne kadar filmde ABD yönetiminin kendi halkına söylediği yalanlar anlatılmaya çalışılsa da, senaryoda işgalin yalnızca ABD’nin değil, Iraklıların da isteği üzerine gerçekleştiği düşüncesinin yer alması bir çelişki doğuruyor.

Oldukça etkileyici bir yorumdu.

Son olarak filmi sıkılmadan izledim.Aksiyon kategorisinde ortalamanın üstünde izlenmeye değer filmlerden…

Emre Dağdeviren 8 Şubat 2013 Cuma

Yeşil Bölgenin gerçekte ne olduğu ise ekşi sözlükten:

eskiden sadece saddam’ın kurmaylarının yaşadığı, halkın asla adım atamadığı, 2004’ten beridir ise amerikanın bagdat üssü haline gelen ve yine iraklıların çoğunun halen adım atamadığı kurtarılmaya çalışılmış bölge…. 
hava limanından 15-20 dakika uzaklıkta olmasına rağmen dünya’nın en tehlikeli yolu kabul edildiğinden tercihen zırhlı araçlar, miğfer ve çelik yelek eşliğinde bir an önce sokulmanız gereken, kum fırtınaları sebebiyle herşeyin haki renkte olduğu yıkıntı aslında…
askeri birliklerce kontrol edilen 4-5 kapıdan girilebildiği ve etrafı tamamen çevrili olduğundan iraklıların bolca havan topu yağmuruna tuttuğu veya kapılarına bombalı saldırı yaptığı büyükçe bir ticaret merkezine dönüşmüştür. tüm büyük yeniden yapılanma ihaleleri burdan verilmiş, burada uzaktan kumandayla icraa edilip, burada sonlandırılmıştır… içinde bulunan yüzlerce müstakil ev, ya sahipleri kaçtığından veya öldürüldüğünden yabancı şirketlere kiralanmış bir dönem dünya ticaret merkezinin toprağa yayılmış hali durumuna geçmiştir… halen yarı askeri bir kamptır ve yaklaşık 10 dakika önce yine büyük bir gürültüyle biryerlerine havan topu düşüğü tarafımca bizzat duyulmuştur… tamamen şahsına munasır bir yer olduğundan kendi özel dili vardır:
badge – kimlik, bir dönem dod denilen sonradan iz badge (international zone badge-uluslararası bölge kimliği) olarak adlandırılan bu kimliğiniz olmadan bölge içinde hiçbiryere gidemezsiniz, hatta içeri bile giremezsiniz. tutuklanmamak için tek şansınız escort badge’i (refakatçi kimliği) olan birinin size eşlik etmesidir.
defag – yemekhane, ordunun size (abartmıyorum 20-30 ayrı mutfağı) bol keseden sunduğu, hayal edebileceğiniz en büyük kafeterya
px – ordu marketi, eskiden ordu evlerinde dalmaya bayıldığımız yerler gibi içinde herşeyin olduğu ve özellikle ucuz ve kaliteli olduğu alışveriş cennetleri
palace – eskiden saddam’ın sarayı olan bir süredir ise amerikan büyük elçiliği olarak kullanılan, askeri kimliğiniz olmadan giremediğiniz yer… deneyene direk ateş açılıyor… şahit olunmuştur…
rnr- rest and relax (aslında arada “and” işareti vardır), insanlar burada özel anlaşmalarından dolayı birkaç haftalık çalışma sonrası mutlaka ülkelerine “dinlenmek ve rahatlamak” için yollanırlar… dün rnr’dan geldim denir sanki matah bişeymiş gibi…
pm – project manager (proje müdürü)
grc- gulf region center (orta körfez bölgesinden sorumlu birim)
pco- project contracting office (proje ve sözleşmeler bürosu)
jcci- joint contracting command iraq (ben çeviremedim, çeviri anlamı vermiyor) ihalelerden sorumlu üst birim, ordunun içinde…
biap- baghdad international airport (bagdat uluslarası havalimanı)
bu liste bu şekilde uzayıp giderken yeni gelenlerin ilk farkettiği, tuhaf amerikan kısaltmaları sebebiyle, yoksa ben ingilizce bilmiyor muyum süphesine kapılmalarıdır…
- already in baggers in front of jcci, just back from rnr man… i’ve met the grc pm and the ko this morning. looks like we’re gunna end up with t4d if we can’t work on the mr’s asap and do some pr in pco…
türkçe meali şöyle bişey;
- ordunun iraq işleri yöneten birimin önünde, yeşil bölgenin içindeyim, izinden yeni geldim adamım… orta körfez bölgesi proje müdür ve sözleşme sorumlusu ile görüştüm bu sabah, görünen o ki bir an önce kulis yapıp aylık raporlara bişey düşünmezsek sözleşmeyi feci acıyacak bir şekilde kafamıza geçirecekler… (kelimesi kelimesine değildir ama önemli olan ana fikirdir)

son olarak genel kanının aksine, para peşinde koşanlar kadar, kariyer, inanç ve işine saygı sebebiyle buralarda bulunanların sayısı da oldukça fazladır… ben mi, ara ara mecburen, bir geçerken uğrayanlardanım… zira bu modellere de bu bölgede rastlamak mümkün… 

4 yıldan gidip geldikten sonra kendinize şunu sorarsınız; türkiye irak’a asker yollamalı mıydı? cevabınız ne olursa olsun ciddi şekilde fikrinizi değiştirmek için tek şart kısa bir yeşil bölge ziyaretidir… ki tavsiye edilmez…