Bir Karadeniz Macerasının Ardından

“Çok gezen mi bilir çok okuyan mı?” Sorusuyla öğrenim hayatında karşılaşmayan yoktur.Sorunun cevabı kişilere gore değişmekle birlikte benim cevabım okuyarak gezenden yanadır.Ben bu soruda gezme kısmının okumayla boy ölçüşeceğine hatta bazı noktalarda geçebileceğine inananlardanım.Bundan olsa gerek çok gezmek görmek istemem, bir çok şeyi gezerek görerek tecrübe etme isteğim.
 
İşte böyle bir düşüncenin ardından  yola çıktık 5 arkadaş Sivas’dan Trabzon’a…
 
Yolculuğumuz Sivas’dan Trabzon’a yaklaşık 12 saat sürdü.Türkiye’de hava yolu ulaşımında hala aksaklıklar söz konusu.Gitmek istediğiniz yere doğrudan sefer çoğu zaman yok.Durum böyle olunca fiyatlar dudak uçuklatacak cinsten.(2 gün öncesinde bu konuda sevindirici bir haber okudum. http://www.zaman.com.tr/pazar_bakanlik-havayolu-sirketlerine-dur-diyecek_2123928.html)Ayrıca gittiğimiz tarihte bayram dönüşüne denk geldiğinden mecburen otobüsle seyahat ettik.Otobüs yolculuğunda yolculuğunuz kaç saat olursa olsun mutlaka bir yorgunluk oluyor.Özellikle benim gibi yolculukta uyuyamayanlardansanız bu yorgunluk dahada fazlalaşıyor.
 
Yol güzergahımız Sivas-Tokat-Amasya-Samsun-Ordu-Giresun-Trabzon şeklinde oldu.Karadenizde yolların durumu muhteşemdi.Gerçekten büyük yatırımlar yapılmıştı.Çok fazla tünel ile keskin virajlar ortadan kaldırılmış, yolculuk süresi kısaltılmıştı.Türkiyenin en uzun tüneli olma özelliğini taşıyan Hapağan Tünelinden(3777m http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/176268.asp) geçerken insan oğlunun neler yapabileceği konusu birkez daha aklımdan geçti.
 

Okumaya devam et

Reklamlar

Kekeme Çocuklar Korosu

Kekeme çocuklar korosu kitabını okumaya Bir adam girdi şehre koşarak kitabını okuduktan sonra karar verdim.Kitapta bir radyo programcısının kendisiyle ve programda ki konuşmaları yer alıyor.Hayata dair çarpıcı ve yerinde tespitler var.Aslında olayların radyo programı üstünden anlatılması anlatımı biraz zorlaştırmış.Okurken bazı noktaları anlamakta bağlantı kurmakta zorlandığımı söyleyebilirim.Hikayelerde işlenen konulardan bazıları çok etkileyici bazıları da yer yer soyut kalıyor.Modern hayatı, kent yaşamını çok yerinde tespit ve tahlillerle sorgulamış.İslami kesimide içeren çok yerinde tespitler var.Kitap harikulade bir kitap değil ama  kesinlikle okunmaya değer buluyorum.Bu kitaptan önce okuduğum Bir Adam Girdi Şehre Koşarak kitabını daha çok beğenmiştim.Tarık Tufan çok etkileyici ve farklı olduğunu hissettiriyor u kitabındada.Okudukça kitapta kendimden birşeyler buluyor olmamda bundan olsa gerek.

Son olarak altını çizdiklerim(damıttıklarım):
“Popüler kültürün hızlı yayılışı ve modern yaşam tasarımları birçok hayatı ve duyarlılığı kapitalizmin çöp kutularına yuvarladı.”
“Haftanın üç günü, iş dönüşü uğrayıp kuaförden aldığınız karınızın yanında duran, avlanmayı, sürü beklemeyi beceremeyen şu küçük tüylü yaratığı niçin yanınızda tuttuğunuzu anlamıyorum örneğin.Bir gecelik aşkın, kirli şehvetin, sarhoş sevişmelerin genç kızların rahimlerine bıraktığı ceninlerin, yaşlı bir kokananın kırışık cildine sürülmesini anlamıyorum.Tayland’lı sekiz yaşındaki yoksul köylü kızların kasıklarındaki Batılı sancıyı anlamıyorum.Ağızlarında Tanrı sözleri, emek sömürücüsü, ucuz işgücü avcısı insanların Tanrı’yı mali danışman olarak görmelerini de anlamıyorum.Ve bunları anlamadığım her gün büyük şölene biraz daha yaklaşıyoruz.Apaçiler’in, Güney Afrikalıların, Harlemli zencilerin, Lübnan ve Peru’lu gerillaların katılacağı devrim şöleline.”
“Sizler!!!
Yaşamı sözcüklerde boğanlar, hayat yoksulları.
Aşksızlıktan ölenler, ciddiyetten ölenler, standart yaşam budalaları…”
“Hayatı kalabalıklaştırdıkça içinde kayboluyorsun.Kendi Kalabalıklarının arasında kutsallarını yitirdin.”

Okumaya devam et

Kraliçenin Pireleri

Kitabı okuduktan sonra, bir blogda kitap üstüne yazılanları görünce bu kitap üstüne yazmaktan vazgeçtim.Çünkü tam olarak hissettiklerim yazıyordu o blogda.Sizide o adrese yönlendirmek istiyorum.Adres => http://www.kitapblogu.com/kralicenin-pireleri-tarik-tufan/

 
Sadece kendi bakış açımla altını çizdiğim cümleleri(damıttıklarımı) burada paylaşmak istiyorum:
“Sayılabilir her şeyi olağanlaştırıyor insan.Günler, saatler, nabız atışları, doğumlar, ölümler.Hayret ise çocukluk zamanlarında saplanıp kalmış bir ünlem.”
“Yağmurlu bir havanın ardından birdenbire önümüze çıkan bir gökkuşağına yetişebilmek gibi beyhude bir telaşa döndü hayat.”
“Herkes unutmaktan korkarcasına sayıklıyor hayallerini.
Benim aklımda hep sen varsın.
Üç adım atsak çıktığı yere ulaşacakmışız gibi duran gökkuşağı her adımda biraz daha uzaklaşıyor.
İçimde anlık kıpırtılar.
Aklımda hep sen varsın.”
“Beyaz bir kızın gözlerine düşmüş çocuk.Aşkı henüz bir ergenlik ağrısından farksız ancak dönüp de aşkı silen ideolojilere, inançlara başkaldırı naraları atıyor.Hayatının birtek gününde feda edilmenin, adanmanın fotoğrafı olmadığı halde esiyor işte.İntikam çığlıkları atıyor kulaktan dolma sloganlarla.İnternet sitelerinde, kafelerde, okul kantinlerinde bütün orospu uzlaşmalarına ideolojik kılıf geçirmeye uğraşıyor.Yenilmişliğini, tükenişini süslü cümlelerle, artistic duruşlarla bize devrimcilik diye yutturmaya çalışıyor.”
“Sayfa 55 Aşksız kadınlar coğrafyası”
“Münbit => Verimli, verimi bol. İnbat eden, ekini güzel yetiştiren.”
“Asalet senin adınla başlar.
Zihninin, kalbinin, ruhunun hakkını almalısın.Arınmışlığının ve masumiyetinin haklarını almalısın onlardan.
 Asalet, kokuşmuş bir hayatın ortasında, orospu uzlaşıların arasında, mutlak gerçekliğin arkasında dik durabilmektir.Asalet, düşmanların saldıracağı bir gece dostunun yerine yatağına girip, yorganı üzerine çekebilmektir.Asalet, çöl sıcağında, üzerinde kemikleri kıracak kadar ağır bir kayanın altında, O’nun adını sayıklamaktır.”
 Şimdi annenden ve sevgilinden kalma dualarını yanına al ve yürü.Hayatı yeniden kuracak bir inadın, hayata yeni anlamlar katacak bir asaletin çocuğusun sen…”

Okumaya devam et

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri

İnsan başlıbaşına bir mucizedir.Mucize içinde mucize ise insan beynidir benim için.Psikolojiye ilgi duymamın gerekçelerinden biriside bu olsa gerek.NTV yayınlarından Bir Psikiyatristin Gizli Defteri çok okunanlar listesine hızlı bir giriş yapınca dikkatimi çekti ve ilgi alanıma girdiğinden okuma gerekliliği duydum.

Kitap Dr.Gary Small tarafından kariyerinin en başındaki yaşadıklarından  başlayarak kronolojik bir şekilde olgunluk dönemine kadar yaşadığı olayları işliyor.Kronolojik olarak işlemesi okur için avantaj sunuyor.Giderek olaylara bakış açısında ki değişimi fark etmenizi sağlıyor.Kitapta genel olarak sad eve anlaşılır bir kullanılmıiMesleki terimlere nadiren kullanılmış.Kitap akıcı bir şekilde ilerliyor.Acaba şimdi ne olacak sorusunu sıkça sordurduğundan okuyucuyu sarıyor.
Ben kitabı ilginç vakaları görmek nasıl çözüme kavuşturulduğunu öğrenmek için okuduğumdan beklentilerimi fazla karşılamadı.Çünkü kitap daha çok bir Psikiyatristin zihnini ve mesleki yaşamını konu alıyor.
Ekşi sözlükteki çok hoşuma giden yorumu paylaşmak istiyorum:
 
“ingilizce ismi kitabı gayet güzel anlatıyor.
bizimkiler satış stratejisi gereğince içine “gizli” filan koymuş, “defter” izlenimi yaratarak insanların gizliyi öğrenme merakına hitap etmek istemişler. gerek yokmuş; kitap ve ismi arasında uçurum olmuş çünkü. böyle ucuz bir satış stratejisi ntv yayınlarına da yakışmamış sanki.
ortada gizli hiçbir şey yok. alanında saygın bir psikiyatrist, meslek hayatı boyunca karşılaştığı ve anlatmaya değer bulduğu vakaları keyifli bir anlatımla paylaşıyor.
okumak için psikiyatri bilgisine filan ihtiyaç yok. gary small anlattığı olayı anlamayı sağlayacak kadar temel bilgiyi veriyor zaten.
çeviri güzel, okurken zorlanmıyorsun.
tavsiye edilecek bir yanı yok ama ben severek okudum.”
 

Okumaya devam et

Giderken Bana Bir Şeyler Söyle

Mustafa Ulusoy’la insanın temel acıları üçlemesinin ilk kitabı olan Aynalar Koridorunda Aşk‘la tanıştım.Kitapta kullandığı üslubu olaylara bakış açısı ve en önemlisi işlediği konular ve sunduğu fikirler açısından serinin diger kitaplarınıda okuma gerekliliği hissettim.2.Kitabın ilk kitaba gore daha akıcı daha düzenli ve mantık açısından daha kuvvetli olduğuna karar verdim.Mustafa Ulusoy bu kitabında insanın en temel acılarından belkide en önemlisi olan ölümden bahsediyor.Seçtiği konular çok derin ve çok çeşitli açılardan ele alınabilecek konular bence ve Mustafa Ulusoy ele aldığı açıdan konuyu tatmin edici bir şekilde ve mantık çerçevesinde ilk kitabındada olduğu gibi anlatıyor.

Ölüm düşüncesi az çok hepimizin zihnini yoklamıştır.Şu dünyada gerçek olan yegane şeylerden biridir ölüm.”Ölümü ve ölüm sonrasını çözümleyemeyen, hayatını özgürlüğe kavuşturamıyordu.”Bir gün başına gelecek ölüm, sadece son ölümün olacak.Bunu hiç unutma.Bu gerçekle daima yüzleş, yüzleşmenin acısından kaçma.Yaşadığın ve yaşayacağın birçok sorunda bu gerçek sana yol gösterecektir.Ne geçmişine takıl, ne de olmayan geleceğine.Her an elinden alınan anlara odaklan ve onların nereye akıp gittiğini öğren.İşte o zaman, ölüm elinden hiçbir şeyi alamaz.Çünkü o anlar, gitmesi gerektiği yere senden önce gitmiştir.”
Çıkarım:
Ölüm korkusu  yok olmak,sonsuz olamamak
(Ölüm korkusu)’  sonsuza kalmak
Sonsuza kalmak => Her an bütün olaylarda, şeylerde, kainatta, O’nun güzel isimlerine tanıklık etmek(Melekler hastalanamaz,iyileşemez ve bundandır ki O’nun Şafi ismini deneyimleyerek bilmezler.Ya da sıkıntı hissi yaşayamazlar.Geçen gün söylemiştin sanırım.Sıkıntı halinde el-Kabiz ismi tecelli ediyor diye.Dolayısıyla melekler Yaratıcı’nın el-Kabiz olduğunu deneyimleyerek bilemezler.Yani insanı meleklerden bile üstün kılan özellik, insanın Yaratıcı’nın tüm isimlerini deneyimleyerek bilmesi ve tanıması mı?Evet Doktor.İşte acıların, kederlerin, hüzünlerin hikmeti de burada tecelli ediyor gibi geliyor bana.O isteseydi tabi ki dünya hayatını acısız da yaratabilirdi ama o zaman insan büyük bi fırsatı kaçırmış olurdu.O’nun bize kendisini açmasının, kendisini tanıma fırsatı vermesinin de bir bedeli olmalı.Düşünsene, insan Mutkal bir Varlığı tanıyor.), bu anlarımıza, eylemlerimize sonsuzluk kazandırır.Yaratıcı onları alır beka alemine yollar.O’nun adına yaşanan anlar yok olmaz, sonsuz bir varlık imkanı kazanır.O’nun adına yaşanan hiçbir şeyin kaybolmadığını, gerimizde kalmadığını, bilakis önümüzde gittiğini bilmek.Bu muhteşem birşey.

Okumaya devam et

Aynalar Koridorunda Aşk

 
İnsan ne ister?
İnsan ne ile mutlu olur?
Aynalar koridorundaaşk ilginç bir roman.Şu ana kadar okuduğum aşk kitaplarından oldukça farklı.Aşkı farklı yönlerden farklı bakış açılarından ele almış.(Binlerce aşk romanı yazılmış, aşkın romanı yazılmamıştı)Sürükleyici ve etkileyici.Aslında bakarsanız yazar karakterlerin durumlarını yazarken tekrardan kurtulamamış gibi geldi ve bu bölümlerde oldukça sıkıldım.
Romanın konusuna gelecek olursak  yazar  psikiyatrist Mustafa Ulusoy’un, dr. mavi ile kırmızı arasındaki terapi seanslarını anlattığı, aşkın varoluşsal kimliğini irdelediği bir kitap.Mustafa Ulusoy çok farklı açılardan ele alınabilecek konulara değiniyor.Değindiği konuyuda oldukça tatmin edici bir biçimde anlatıyor.
Dr.Mavi ile Beyazın arkadaşlığı muhteşemdi.Hayatta her insanın böyle değer verdiği konuştukça paylaştıkça birbirlerine yeni şeyler kattığı rahatladığı arkadaşları dostları olmalı.İnsanların başkaları tarafından sırf taktir edilmek için onların gözüne girebilmek için neler yapabileceği bu yapılanların ne kadar gereksiz olduğu gözler önüne serilmişti.Kitabın asıl konusuna gelince “aşk” çok farklı boyutta ele alınmıştı.Aşkla alakalı altını çizdiğim satırları ele alacak olursak:
Bir insanın kalbini doldurmaya aşk yeter mi?
“Aşk konusunda kimse yalan söylmemeli.Aşkın bir başkasını sevmek olduğunu söylemek koca bir yalandır.Aşk karşılıksız yaşanamaz.Karşılıksız seven insanlar bile en azından fantazilerinde aşklarına karşılık bulamadan yapamazlar.Aşkı besleyen sevilmek ve önemsenmek duygusudur.Bu anlamda aşk, bir başkasının dünyasında varolma çabasıdır.Kendi varoluşunun bir başka varoluş tarafından onaylanması ihtiyacıdır.Bir çift gözbebeğinde yansıma, böylece varoluş kazanma ihtiyacıdır.Bir başka varoluşun içinde iyi bir yeri olduğuna inanmayan insanın aşkı biter.Bunun dışında aşık olunanın o kadar da önemsenecek biri olmadığını farketmek de aşkı öldürür.”
Sahiden hangimiz aşk hakkında böyle düşünüyoruz?
Kişiler kendilerini değerli hissetmek için zamanımızda en çok aşka sığınıyor ve aşkı bir kurtarıcı olarak görüyorlar.İlginç şekilde, bir kurtarıcı gibi sarınılan aşk, kendisinden bekleneni veremediğinden ve kesinlikle de veremeyeceğinden, temel bir insanî acıya dönüşüyor.Özellikle terkedilen insanlar, ya da aşklarına karşılık bulamayanlar, veyahut kendilerine kimsenin âşık olmadığına inanan insanlar kendilerini değersiz hissetmeye başlıyorlar.Bu yüzden, bu kitabın temel vurgularından biri aşkın insan için bir kurtarıcı olamayacağıdır.Ne aşk insana yetiyor; ne de insan aşka.

Okumaya devam et

Şehre Koşarak Giren Adam


 

Tarık Tufanın ilk okuduğum kitabıdır “Bir Adam Girdi Şehre Koşarak”.Bu kitaptan sonra karar verdim diğer kitaplarınıda okumaya.O kadar derin ki anlattıkları bir o kadar da acı. “Şehrin en uzak ucundan bir adam koşarak geldi ve ‘Ey kavmim! Sizden hiçbir karşılık beklemeyen ve kendileri doğru yolda olan bu  kimselere uyun!” (Kur’an- Yasin Suresi, 20-21)Ne kadar da çok ihtiyacımız var böyle adamlara.Koşarak gelmeli çünkü durum ciddi, durum ağır, durum acil.
 
Kitabı okumaya başladığınızda ortamdan soyutlanıp çevrenize, çevrenizde olup bitenlere ne kadar uzak olduğunuzu anlıyorsunuz.Durumun ne kadar acı ve ne kadar da acil olduğunu.Tarık Tufan kitabı okuduğunuz andan itibaren o adam oluyor ve vicdanınıza ruhunuza dokunuyor.Hacimce küçük ama manaen büyük bir kitap.Kitabın dili ağır değil.Ben kitabın bir yandan bitmemesini istedim çünkü olaylara hiç bu kadar yakından ve ilgili olarak hissederek yaklaşmamıştım.Diğer yandan da bir an önce bitmesini vicdanımı sızlatan olayların son bulmasını istedim.
 

Okumaya devam et